Sinan Tatar

Bir sabah vaktiydi. Bizim sabahlarımız gördüğü postallardan, dipçiklerden hep yaralı olur ve aydınlığına hep gölge düşerdi. O gölgeler sessizce sızardı köye, evlerin arasına ve yoksulluğumuza.
Çocuktuk. Resmi küfürlerle kapılarımız kırıldığında, eşyalarımız talan edildiğinde anlardık bize yine eziyetin geldiğini. Eziyet, bizim oralarda devlet demekti.

Çocukluğumuzda anladık yani, devletin eziyet demek olduğunu ve o anlarda biz, “günaydın” denilerek, öpüp, koklanan çocukları düşünür içlenirdik. Çocukluk duygumuzda şefkat hep uzaklarda, başka çocukların yaşadığı bir şeydi.
Oralar başkaydı, çocuklar başka.
Aynı coğrafya da yaşıyorduk ama şefkatte bile öteki olanlardık.

Büyüdük erkenden. Tedirginliğin, insanın duygusuna, tenine, kokusuna işlediğini bilmezdim hiç ama öğrendim. Bana o günden kalan bu duyguyu sürekli yutkunmamın sebebidir kızlarım. Her baskında yüreklerinin atışını duymaktan yutkunmuşum sessizliği.

Anam tam doksanındaydı. Yürürken düştü düşecekti. Babam gücünü sadece bastonundan alıp, ardımız sıra bakakalırdı. Yalnızdı ve yalnızlık sadece Allaha mahsus değildi. Bu koca bir yalandı.

Üniforması üzerinde olmasa, kamuflajlara sarıp, sarmalanmasa akranı sayılırdı oğluma.
Sürekli ellerini ovuşturur, tek sıraya dizdiği çocuklara “oku bakalım” derdi. “Korkma, sönmez bu şafaklarıınn” üzerine inerdi postal ve başlardı kendisi bağıra bağıra okumaya. Bir insanın sesinin nasıl korkunç bir şiddete dönebileceğini bilmeyen varsa, gidebilir bizim oralara. O ses yankılanıyor hala havada.

Biri Kürt, diğeri Karadenizli iki kol girmişti kollarıma. İki kavruk genç, güneşin çatında, soğuğun ayazında benzeşmişler işte kavruklukta.
Durdular birden. Daha bir sıkı kavradılar kollarımı, “ağzını aç” dedi biri, diğeri kavrayıp çenemi çevirdi “aç” diyen sese. Tükürdü ve “yut” dedi. O an anladım ki, insanlık da yenikti.

Kendimden daha çok acıdım onlara. İnsanlıktan ölmek, yaşamamaktır. İnsanlıktan ölmek, masumiyetlerinizin elinizden alınıp, hiçleştirilmenizdir. Hiç. Kocaman bir hiç.

Kaç dipçik vurdu, kaç tekme salladı, kaç gün yüzü görmemiş küfür saydırdı bilmez kendisi. Ben iyi bilirim. Biz bu coğrafyada böyle bilendik hayata. Bizi zulmünüz büyüttü ve biz dipçiklerinizin bıraktığı izlere her dokunduğumuzda hatırladık kimliğimizi ve kimliğimizin size kanadığını, bizi bize hatırlattığını.

Zaman, çağ bizim için gelmemişti. Elimizden alınan yıllar arasında kaldı yitirdiklerimiz. Onlara baktıkça hatırlıyoruz çağın bize düşen, düşürülen kenarını.

Ne kavak ağacının rüzgârda salınan güzelliğine, ne sıra sıra göç eden kuşların, ne bir bahardan bir başka yerin baharına gidenlerin, ne de bir anne sesinin  güzelliğine tanık değilsiniz. Olsaydınız kırmazdınız bir annenin kolunu kanadını, bir geçe vakti alıp oğulları, kızları yok etmezdiniz. “Kayıp” bırakmazdınız geri gelecek sanılan umutları.

Ben dört duvar arasında, kırık parmaklarımla, kanla karışık içime çektiğim burnumla ve binlerce yaması olan kalbimle mırıldanıyorsam “daye daye” diye, koğuştan Hasan’ımızın sesi usulca ve ustaca yüreğime bir ışık serpiştiriyorsa bilin ki ayrı düşmemişimdir kafamdakilerden.

Geceler yorgundur,
Gündüzler belirsiz ama güneşin doğuşu tapınılacak kadar güzeldir.
Gecelerimiz yorgundur,
Gündüzlerimiz belirsiz ama bir ağacın meyvesi, acılarımız kadar değerlidir.
Geceleriniz yorgundur,
Gündüzleriniz belirsiz ama inanın ekmeği, suyu, sözü paylaşmak kutsaldır ve ne kadar uzaklaşıyorsanız börtü böcekten, ne kadar uzaklaşıyorsanız güneşten, ağaçtan o kadar umuttan düşmüşsünüzdür.

Aşkı, vitrinlere süs yapanların sözlerinde gerçek olmaz bilirim. Aşk herkesin kendi yetimidir ve her yetim çocuğa, her kesilmiş ağaca, her dalından koparılmış çiçeğe, her yurdundan sürülmüş göçmene aşk ile bakmak, kıyıma uğramış ne varsa ona hürmet etmektir.

Ve,

Hatırlamaktır evlerimizin duvarlarına asılan “faili meçhul” olanların resmini.

Bir de asamadıklarımız var ki duvarlarıdır onlar da kalbimizin.

“Sabahtan beri vuruyoruz, daha dağ gibi duruyor anasını-avradını…” diyen o sesin, seslerin anlamadığı şey işte bu varoluş.

Yurdumuza benzer çıplak bedenlerimiz, sökülmüş, talan edilmiş, yakılmış, yıkılmış ne görüyorsanız o çıplaklıkta, bize aittir.
Doğan çocuklarımıza, “bilinmeyen dil” de sesleniyoruz hala ve sizin anlamadığınızı anlıyorsa çocuklarımız, sorun bizim dilimizde değil, dilimizi dilinize düşman bellemenizdedir.

 

Medya Blok Youtube kanalını takip edin...
You May Also Like

Çay üreticisi tedirgin: Toprağı hiç mi düşünmediniz? – Fatma GENÇ yazdı

“Gelıyi Mayıs ayı Toplayalım çaylari Gidelım fabrikaya Alalım paraları” Rize Türküsü Bu…

Kayyum tehlikesinin farkında mısınız? Fırat Yeşilçınar YAZDI

31 Mart seçimleri de 23 Haziran seçimleri de geride kaldı. Seçimin faturası…

Ormanlar yangınları ve Kül sesleri – Akın Olgun YAZDI

Çok yandık, çok yakıldık ve her defasında “yine yakacağız” diyen sesleri duyduk.…