Büyük resim zamanlarının ‘küçük resimleri’ onlar. O kadar ‘küçükler’ ki bir fırça detayı olarak bile kabul edilmeyecek, büyüteçle bile bakılsalar görülmeyeceklerdi. Görülmediler….

Oturduğum mahalleye yaklaşık 5 sene önce Suriye’den gelmiş Yusuf. Gelmiş ifadesi gerçeği örten bir kelime biliyorum (Kelimelerin manipülatif kullanımı, gelmek zorunda kalmıştı.) Oğlumla yakın yaşlardaydı. Yusuf vaktini büyük oranda sokakta geçirdiği için neden sonra oğlumla da ilişkileri gittikçe azaldı. Ne var ki eve her girip çıktığımda, onu sokakta gördüğüm anlarda ’’Nasılsın Yusuf?’’ diye sormamla ilişkimiz azalarak da olsa sürdü. Sadece nasılsın dememin onun üzerindeki etkisini iyi biliyordu(m). Sorulmak ne büyük şeydi bu topraklarda. Sadece Yusuf değil yetişkin eş dostuma, esnafa da, alışveriş yaparken eğer boşsa kasiyere de, kuruyemişçiye de sorduğumda aynı olumlu tepkiyi alıyorum. Özne olmanın nesne olmak ile yer değiştirildiği bu topraklarda fikrinin, hâli hatırı sorulmanın değerini herkes biliyordu. Siyasi söylemin bu yönde olmasının sadece bir söylemden ibaret olduğunu hepimiz biliyorduk işte. Siyasi nedenlerle ya da bir iş için değil de gerçekten sorulmak ne çok değerliydi. Ama ben yine de Yusuf’un hâlini hatırını sormakla bir esnafa sormakla aynı yere koymayacağım. Yusuf Suriyeliydi ve bir kaç ay boyunca okulunu bırakmıştı. Neden dediğimde ‘Dayak yemekten bıktım ağabey’ cevabı göğüsümü delip geçmişti o zamanlarda. Ben de dayak yemiştim ortaokuldayken ama onunkinin farklı olduğunu biliyordum elbette. Sadece öğretmen değil sınıf arkadaşlarından da dayak yediğini ve dışlandığını anlatmıştı Yusuf…

Bir Yusuf muydu bunları yaşayan? Suriyeli olduğu için bunlara yaşamış olduğunu düşünmem benim zorlama fikrim miydi? ‘Çocuklara söylenen ’Suriyeli o, arkadaş olma!’’ cümlelerini bir ben mi duymuştum?

İyi ama çocuklar neden bunu yapar birbirine? Büyüklerden ne görürlerse onu mu yaparlar? Siyasal iklimi ilk onlar mı hisseder? Çocuklarımızın en saf haliyle olan bitene itiraz ettiği videolarla doluyken neden Yusuf’un arkadaşları olmak istemezler bir kaçından başkası?

Şimdilerde Yusuf’u pek görmüyorum. 4-5 ay önce bahar başında en son gördüğümde okula döndüm demişti. Ama şimdi ne yapıyor bilmiyorum? Bıçkın bir çocuk olduğunu, pes etmeyecek olduğunu tahmin edebiliyorum ama…

Şimdi bir çocuk hem de dokuz yaşında bir çocuğun mezarlığa kendisini astığı haberini okuyorum soğuk bir biçimde. Buz gibiyim. Bir şey hissedemiyorum. Artık kanıksıyor muyum olan biteni?

Vail El Suud…

Aslında izah etmekte zorlanacağım ’Hayat işte…’ diye geçiştireceğim bir halde miyim?

Suriyeden göç ettirilenler neden Avrupa’ya gitmek ister? Burada kalmak zorunda kalanlar neden kalmak istemez? Zorla göç ettirilenlere ’’Beğenmiyorsan kalma!’ diyenler, anketlerde kendi gelecekleri sorulduğunda neden kalmak istemediklerini söylerler? Suriyeli, Afgan kağıt toplayıcıların sayısı son bir kaç senede o kadar çok artmıştı ki şimdilerde birden bire azalmalarını nasıl yorumlamalıyım? Hepsi Avrupaya mı gitti? Yoksa zenginleştiler mi ? 40 milyar dolar harcanmış insanlara başka ne olabilir ki?

Ömrü boyunca göç etmiş bugünün Anadoluları olarak ne demeliyiz onlara? Savaştan değili işten sebep, yoksulluktan sebep Almanyalara, Avusturyalara gitmişler olarak ne demeliyiz? Dönüp gelebilceği yıkılmamış bir evi barkı olduğu halde dönmeyenlere ne demeliyiz? Ki Devlet de dönmeyin zaten, dönmeyin ki Avrupalarda etkili olalım politikaları yürütüyorken. Ve zaten Avrupa’ya gittiği andan itibaren orada nefes alıp vermiş, orada emek harcamış insanlar nerelidir artık? Doğduğun ve emek verdiğin yer arasındaki uçurum üstünden atlanabilir bir uçurum mudur artık? Arafta mı kalır insan? Ne dönebilir ne de kalabilir mi artık? Ya Suriye’de yaşanan bu ağır savaşta eline silah almak istemezse bir insan ne yapmalıdır? Tüm ailesini kaybetmiş birisi ‘Sen soyumuzu sürdür’’ diye gelmiş olabilir mi mesela? Kalanlar haklı, gidenler haksız mıdır artık? Gittiği yerlerde dışlananlar, göç etmeyip kaldıkları yerlerde bir başkasını dışlar mı? Toprak, üzerinde kimin yaşadığıyla ilgilenir mi yoksa herkese bağrını açar mı?

MEB’den yapılan açıklamada, “Öğrencimizin intiharında ‘Suriyeli olduğu için öğretmeni tarafından azarlandığı ve arkadaşlarınca dışlandığı’ iddiaları asılsız olup, gerçeği yansıtmamaktadır”  denmişse de gerçeği Vail biliyor. Gerçek onunla birlikte gitti mi? O halde geride kalan bizlere söylenen ‘gerçekle’ ne yapacağız? Nadira Kadirova’dan bize kalanla, ‘intihar ettiği’ söylenenen sözlerle ne yapacağız? İkisi de bedenlerinden fazlasını almış götürmüş olabilir mi bizden?

Meriç nehrinde boğulan bir çocuk, Akdeniz’in derinliklerine gömülen 4 aylık bir bebek sadece bedenini mi götürdü bizden şucu bucu ilan edilip rahatlayan kayıtsızlaşan vicdanlarımızda? 2. Dünya savaşında Struma gemisiyle İstanbul limanına geldiği halde aylarca limana çıkartılmayan çoluk çocuk tüm aileler Karadeniz’in karalığına gömüldüğünde ne gitti bizden? Sadece 800 insanın bedeni mi? Ki ne çok görüyoruz beden sağlığı üzerine yayınları bir yandan da? Bedensiz ruh olur mu?

Tüm bunlar bu hafta içinde ülkemde olanlar.

Tansu Çiller’in kendi söylediği rakamla Kürtlerin yaşadığı 3500 civarı köy zorla boşaltılmışken, insanlar batıya göç ettirilmişken ‘Doğulular geldi, buralar bozuldu’ demek ne kolay. Oysa sosyal medya videolarından birinde Kürt Amca’nın dediğini ne çok seviyordum ben ‘İstanbul güzel amma bana ne!’’

Bir vicdanı inşaa etmek bir evi inşa etmekten daha zor? Kaç sene sürer, kaç kuşak sürer vicdan inşaası? İnsan bir evden önce vicdanına yerleşmez mi? Yerleşiklik; sadece bir eve bir yere yerleşmek mi demektir?

Dönse bir Suriyeli yıkılmış şehrine kime diyebilecektir ‘’Kim yıktı burayı?’’ diye. Dediğinde kimler duyacaktır? Kalsaydı hangi devlete göre ‘terörist’ sayılacaktı? Mutlaka bir devlet için ‘terörist’ sayılacakken ne yapmalıydı?

Bir çocuk neden mezarlıkta intihar eder?

Bir çocuk kendini asar mı?

Ona bu yaşta umudunu kaybettiren ne olabilir, hem de umudun slogan olduğu bir zaman diliminde? Neden bir çocuk yaşayanlarla değil de mezarlıkta onlarla özdeşleşir? En azından gömüleceğim yerime kadar gideyim ve kimseye yük olmayayım diye mi düşünür?

Bir çocuk neden kendini asar?

Bir çocuk kendini asar mı?

Doğurmayı bilmiyorum ama doğmak ne zordur bunu biliyorum. Hepimiz bir kez doğduk nihayet. Ve bir kez öleceğimizi bildiğimizi bilerek doğduk… Doğmak bir düzeyde olsa da kendi ellerimizde. Şahsi mücadelemiz sonuçta. Yaşamak içinse kendimizden gayrı binlerce parametre var. Hayatımızın kendi ellerimizde olmadığını hissettiğimiz, gördüğümüz anlar çok. Ve bu durum her gün gizli ya da açık travma yaşamamıza neden oluyor. ‘’Hayatım ellerimde değil! Ancak ölmek, işte o kendi ellerimde olabilir tıpkı doğmak gibi’’ mi dedi dokuz yaşındaki Vail?

Diğer doğanlar da biliyor yaşadığı zorlukları. Öyleyse nasıl olur da kaybederiz, unuturuz bu bilgiyi? Yoksa aslında bildiğin unutmak mı ister insan?

Bir eşya gibi haklarında ‘Geri gönderelim, yok yok tutalım lazım olur, yok yok Avrupa sınırlarına gönderelim’’ politikalarını yaşarken kaybettiğimiz sadece bir Vail mi?

Yabancı gördüğü insanlara yaptığı kötülükleri, yabancı olmayana da yapmaya başlamaz mı insan?

Ursula Le Quin yaşlanmış yazarların dahi masum çocukluğunu anlatmayı tercih ettiğini anlatıyor ve kızıyor; ebeveyn olduğunuz halde ebeveynliğinizi değil de yine mi çocukluğunuzu yazacaksınız? Sorumluluk almadan isan olgunlaşabilir mi?

İnsan yaşlandıkça olgunlaşmayabilir , aksine çiğleşebilir de.

Nadira ve Suud bize ‘yabancı’ oldukları söylenen iki insan yabancı mıdır gerçekten? Yoksa en derinimizde midirler?

Bir çocuk hangi halktan olursa olsun, hangi toprakta olursa olsun en yalın gerçeği her yerde söylemez mi gerçekten?

Söyledi ama duymayı tercih eder miyiz?

İlginizi çekebilir

Kayyum tehlikesinin farkında mısınız? Fırat Yeşilçınar YAZDI

31 Mart seçimleri de 23 Haziran seçimleri de geride kaldı. Seçimin faturası…

Ormanlar yangınları ve Kül sesleri – Akın Olgun YAZDI

Çok yandık, çok yakıldık ve her defasında “yine yakacağız” diyen sesleri duyduk.…

Ay Dilbere bir nedir? – KEMAL BOZKURT YAZDI

Dil bir emirdir diyor Deleuze* öğrencilerine verdiği derste. Bilgi emirden sonra gelir…