Sinan Tatar

Simdi bütün ömrünü toplasan elde avuçta koca bir hiç kalır. Toplasan tüm gülüşlerini, bütün ağlamaların bir boğaz düğümlenmesi ya da hıçkırık dahi olamaz.
Şimdi oturup bir mutluluk muhasebesine kalkışsan, elde avuçta hüzün koca bir sermaye…
Oturup elli üç yılın gözyaşlarını toplasan ben bir anında boğulurum, dünyayı sel alır.

Ona sorsan, yine de “kızlarım, oğullarım ve kardeşlerim var burada, daha ne olsun” der ve koca bir utanma bırakırdı yüzündeki gülümsemeyle bize. Yine de kopmazdı kıyamet, dünya kendi devranında akardı…

Kör olası bir zamandı.

Gülmek ağız dolusu, tok yatmak tek bir geceyi koca bir ömürde, bayramlıklar giyinmek, şehir yüzü görmek, eğilmeden ve ezilmeden yasamak çok değil insanca, kendi dilinde halaya durmak, ağıt yakıp toprağa vermek atanı..
Topu, topu bir arpa boyuydu.
Bir kızın, kendisini herhangi bir şekilde sevindirecek bir şeyler istemesi, arzularının, gözünün boyasının, biraz renkli uzun tırnaklarının olması “namus” davasında savunması olmayan ve akıbeti, toplumun ve ailenin bekasını aklayacak şekliyle olmalıydı.

Yazgı, “kader” denilen erkti.

Kör olası zamanlarda iki tatlı söze inanıp ömrünce evsiz kalacak, sürekli bir uçurumdan aşağıya düşecekti Mercan ablam.
Bitmez, tükenmez itelemeler, yok saymalar “namus” son bulacaktı ve biz gelmiştik!
Gözlerinde görmüştüm kurtuluş mutluluğunu!
Okuduğu kitapların içindeki kahramanlar olmayı hep koyun otlatırken başarmıştı.
İlkokulu zar zor bitirdi. Ki güzel resim çizmesi, toplama çarpmada sayılara raks ettirmesi “kızlar” söz konusu ise lüzumsuz, zaman kaybı ve getirisi olmayan şeylerdi.

Eğitim demek, fukara bir mutfaktan abilerine zengin bir menü çıkartması sayılabilirdi. Elde çamaşır yıkaması, işleri eksiksiz yapıp güneşten evvel uyanması, erken evlendirilmesi için elzemdi.
Üstelik sessizliğinin devamı için akraba olması öncelikliydi. Akıp giden zaman içeresinde hep kıt kalmıştık. Güzel anneler ve essiz ablaların “piç” erkekleri.

Annem bağırdı gecenin ortasına.

Gece aldı koynuna o sesi.

Gece yırtıldı.

Güneş doğmadı o gün, karardı gökyüzü. Ablam geceye akmıştı. Geceye hawar… Kulaktan kulağa ablam yayıldı. Dillerden kulaklara infazlar asılıp duruyordu. Pişmeyen aşın, sadece kana ve gözyaşlarına doymuşluğunun ve çatlamış toprağın lanetlenmiş olmasının müsebbibi belirlenmişti.

Öyle ya, kalpten dile vurmuş olan irin, salya diye fışkırmalıydı. O fısıltılar ömür boyu sürecek olan kana döndü. Namlulara sürülmüştü söz. Anne, çıkarıp avucundan sunsa da kalbini, karar kesindi. Çaresi yok, bu leke paklanacaktı.

Aile içinde, büyük oğlanın sırtında patlayacak devasa bir yük!..
Sırtlar sıvazlanıyor, erkekler birbirlerinin gözlerine bakıyor ve sadece “tamam” diyorlardı. Annemin bağırtısı susturulmuştu., Bakışlar ona düşmandı, sesini çıkartsa çatılmış silahlarıyla alaylar ve müfrezeler ona yürüyecekti.

Ablam maviliklere yürüdüğünü sanmış ama hep zifiride kalacak bir hayata doğru kaçmıştı. Biraz güler yüze, pamuklu ve pembe duyulmadık söze ve baba evinde yok sayılmalara…
Meşe ağaçlarındaki kuş yuvalarının yanı başında bıraktığı kitaplardaki kahramanlar, rüzgârda savrulan yapraklar gibi ağacından düşüp terki diyar eylemişlerdi.

Kendi ellerimizle boğuyorduk günlerimizi.

Saf ve diri kaldıkça bizi yarına taşıyan düşlerimize ihanet ediyorduk. Avuçlarımızda can veriyordu yarınlar.
Kibrimiz ve kinimiz yarışıyordu. Doruklarda ise hep bir yas vardı. Zaman, kıyımızda kösemizde kalmış ufacık bir ışıltıya bile düşmandı.
Mercan’ın gittiği yol, ablam ve annem adına izlenilecek yolun döşenmesi için lütuftu. Ablalarım ve annem, toplumun karanlıklarında nefes almaya çalışacaklardı artık.

Paylarına “şükretme” düşmüştü.

Razı gelme zamanlarıydı artık ve uçurum sonsuz, gidenler züldü. “Koca” dayağı, baba evinin kapılarının duvar olması, kardeşlerinin sırtına dayanmak, omzunda ağlama isteklerinin gözyaşlarında lal oluşu, her sabah gözlerinin çocuklardan kaçırılması, sofraya düsen kırıntılardan ve artıklardan bir lokmaydı sadece.

Zaman, her gün canının alınması için bir kadının dualarıyla ilerliyordu.
Yıllarca adi “uğursuzluk”, “şeytan göresi yüz” ile anılan ablamın bir umut döneceği kapılar da, annem ve babamın ölmeleriyle tümden kapanmıştı.
Şair yanılmış, kadına “öküzden sonra” bile yer kalmamıştı.
Bir gün, Mersin`de liseye giderken yolda karşılaşmıştım ablamla. Kocasının gözlerine mahcup, mağlup ve töreleri yerine getirircesine bakıp izin aldıktan sonra gelip sarılmıştı. Anneme sarılmıştı. Babamı da çok özlemişti, parmak uçları nefesime vurduğundan biliyorum.
“Ben öleyim sana” fısıltısını annemin kulağına bırakmıştı. Kınalı saçlarına papatyalardan taç takar gibi annemin saçlarını örüyordu. Görmediği yıllara hasretti gözleri. Mağlup ve kılıcın gölgeleri altında duran başını, dağdan göğsüne dayar gibiydi. Sarılmayalı kaç yıl olmuştu bilmiyorum…

Geri giderken, sıcaklığını ve kokusunu bırakmıştı sanki annemin mezarına. Avuçlarından kayan annemin mezar taşıydı ve zaman, çatlağını bulmuş, taşacağı güne demleniyordu.

Son anlarıydı.

Şimdi tüm ağlamalarını toplasan, hüzünlerini, yarım kalmışlıklarını ve umutsuzluklarını koysan üstüne, hiç olmamış sabahlarını, karabasan gecelerini sorsan, kocaman gülümserdi. O gülümsemeler ki açlıktan kar yediği günlerden süzülüp gelendi.

Boynunu kırıp nice kapılardan çocuklarına bile gidemeyendi. Şimdi deri ve kemiğe bürünmüş çırılçıplak can çekişiyor “ayıp”

Çocuk bir infazın son celsesinde “ah” ile “keşke” lere dönüşüyor vasıfsız ve vaktini çoktan doldurmuş duvarsız esaret.
Son bir dal kırılıyor bahar seferindeki Şubat zemherinde. Kinin, öfkenin adresini çoktan bilen mermilerin yerini alıyor “affedilmek”.
İnsan, yaptıklarının yanına ekliyor çığlıklarına kavuşamayan susuşlarını ve yüz kızarmalarını.
Son anlarıydı, biliyordu.
Bir serce gibi cıvıltılar saçıyordu etrafına.
Abisine, onun utangaçlığına ve çaresizliğine bakıp “üzülme” diyordu.
Elden bir şey gelirken, her şeyi mümkün, yaşanılabilir kılmak varken dargın ve darmadağındır insanlar.
Mezarların çoğalıp çaresizliklerin göklere vardığı, denizlerin, deryaların kuruduğu zamanlarda insanlar “bari son günlerini” deyiverirler. “bari”. .”son”.. ”gün”

Gücünü, tüm geriliklere ve düzene karsı kullanmak yerine, en zayıf olanların üzerinde kullananlar, her zaman dokunulmazlardır. Her şeyi bilendir onlar!
O varsa dönüyordur devran!
Ömürler çalan ama günahlarını dahi kara gün için saklayandırlar. Bilgenin de dediği gibi “zaman, sessiz bir testere” sadece.
Herkes sıraya girmişti. Nefesinin boğazından geçmemeye başladığı anlarında ablama “son isteklerini” soruyorlardı. O da hoştu belki ama geç(mis)ti. “Ne isterseniz”, ”nasıl isterseniz”, “üzülmeyin” diyordu.
Telaş ile telafi bekleyenler, ağızdan çıkacak kuru bir cümle içinde kendini aklamaya çalışıyordu.

Anlıyordu ablam.
Mercan, diğer odalarda kulaklara çalınan kısık seslerin ne olduğunu biliyordu. Ki o kısık seslerdi içini bitiren.
Çığlıklarına bürünemeyen sesler (ç) ağlayandı. O seslerdeki “ bir gün bile” yi biz yaratmıştık.
Oysa beddualarımız tutmuştu ve simdi buna üzülüyorduk.
Hiç kimse o sessizlik kabuğundan çıkmamış, kendisine pay biçmemişti.
Herkes kendince diyetini ödemişti. Gözler arkada kalmamış, vicdanlar berrak ve kafalar yastığa rahat, onurdan azade düşebilirdi artık.
Aklanıp paklanıyordu herkes ve Mercan’ın pamuk bakışlarında kinin, öfkenin zerresi yoktu.
Herkes evine dağılabilirdi.
Diyetler ödenmişti. İsmi, yıllar evvel öldürülüşünün cismini gömüyordu.
Diyetler tastamam sıfırlanmıştı.
Mercan artık ölebilirdi.
Şafak sökmeden ölmüştü ablam ve herkes derin uykusundaydı geçmişin.

Medya Blok Youtube kanalını takip edin...
You May Also Like

24 TV ve Star da kapatılıyor

TürkMedya’da bir gazete ve bir televizyon kapısına kilit vurulacak. Medyaradar’ın haberine göre;…

Abdurrahim Albayrak ve eşinde Koronavirüs tespit edildi

“Tüm futbolcular ve teknik heyetin kontrolden geçirildiği, hiç kimsede virüs tespit edilmediği…

Sokak köpeğini pitbullara parçalattılar!

Kan donduran görüntüler Adana’dan geldi. Tasmasız gezdirilen pitbull cinsi köpeklerin sokak köpeğine…