Bir gün köydeki bahçemde toprağı çapalarken
omzuma bir serçe kondu.
Omzuma takılacak hiçbir apoletin
beni o andaki kadar seçkin
kılamayacağını hissettim.
Henry David Thoreau

Karantina gereği evde oturmuş odamın penceresinden dışarı bakarken ansızın Thoreau’nun “Hayatımız detaylarla mahvoluyor, sadeleştirmeliyiz” sözü aklıma geldi. Sahi ne kadar çok detayla hayatımızı mahvediyoruz. Giydiğimiz takım elbiseden kullandığımız otomobile hatta hayatı paylaştığımız kişiler üzerinden bir statü elde etmenin peşinden gidiyoruz. Sanki birçoğumuz hiç sevmediği işleri yapmak zorunda değilmiş gibi, zaman mefhumunun farkına varmadan zamanı hızlıca tüketiyoruz. Bu tüketim bir yandan bir kısmımızın da hoşuna gidiyor. Tüketmek, yoğun olmak ve sürekli bir koşturmacanın içinde olmak özellikle bir kısım kentliyi motive ediyor. Bu anlamıyla salgın sürecinde mecburen evde kalıp hayatı yavaşlatmak bazılarımız için bir boşluğa dönüştü. Ömrü boyunca tüketmek üzerinden varlığını ispat eden bizler için sınırsızca tüketemiyor olmak çok yeni bir tecrübe şüphesiz ve bu durum alışkanlıklarımızı da etkilemeye başladı. Evde kalmak öyle görünüyor ki, tüketim alışkanlıklarımızı gelecekte de etkilemeye devam edecek.
Geleceğimize ilişkin bir sürü soru kafamızda şekillenirken, kapitalizm bu krizden de güçlenerek mi çıkacak yoksa yeni bir sayfa mı açılacak hayatımızda, onu zaman gösterecek. Kentli insanların kentle, doğayla kurdukları ilişkideki değişim kapitalizmin bu krizden nasıl çıkacağının göstergesi olacak. Fakat her halükarda farklı bir geleceğin mümkün olduğunu biliyoruz. Bunun yollarının tartışıldığına, yıllarca emek verilerek bir alternatif yaratmak için çeşitli yol ve yöntemler oluşturulmaya çalışıldığına şahit oluyoruz.
Sistemin kendi kendini parçaladığı, yeni krizlere ve adaletsizliklere gebe olduğu hatırlanırsa bu eşitsiz ilişkiler yığını içerisinde yeni bir gelecek için çabalamak, sonucu ne olursa olsun değerli olacaktır. “Büyüme” hırsının çevreyi ve dolayısıyla bizi karşı karşıya bıraktığı bir iklim/doğa krizinin ortasında şimdi alternatifleri düşünmek zamanıdır. Tam da bu noktada Henry David Thoreau’nun Walden – Ormanda Yaşam kitabına yeniden bakmak lazım. Thoreau, 1850’li yıllarda doğada geçirdiği 2 yıllık süreci anlattığı kitabında “küçülmek” kavramını ele alıyor ve diyor ki: “Çoğu insan nispeten özgür olan bu ülkede bile, mutlak cehaletle yanılgı sonucu, sahte kaygılarla ve yersizce canlarını dişine taktıkları bir hayat gailesiyle öyle çok meşgul oluyor ki hayatın daha güzel meyvelerini toplayamıyor.” Thoreau’nun aslında bugünü anlattığı bu cümlelerle çoğumuzun evine, işine böylece kendine yabancılaştığı bu kıskaçta Walden farklı bir yolun pratiğini anlatıyor. Sahte kaygılar ve yersizce canını dişine takarak çalışılan bir dünya aslında insanı kendi doğasına yabancılaştırıyor. Kitabın işaret ettiği en önemli kısımlardan birisinde Thoreu şöyle diyor: “Kasabalıların bana hükümet binasında bir yer veya herhangi bir yerde bir görev ya da ücret vermeyeceklerini, kendi başımın çaresine bakmak zorunda olduğumu anlayınca yüzümü tamamen daha iyi bildiğim ormana çevirdim. Sahip olduğum yetersiz araçları kullanarak sermaye biriktirmeyi beklemektense bir an önce işe başlamaya karar verdim. Walden Gölü’ne gitme amacım orada masrafsız veya bütün bir yaşam geçirmek değil, sadece mümkün olan en az engellemeyle özel işlerimle ilgilenmekti; durumum biraz sağduyu, girişkenlik ve ticaret yetenekleri eksikliği yüzünden aptalca yaşamaktan daha acıklı değildi.”
İnsanın kendi doğasına yakınlaştığı ölçüde bir alternatif yaratabileceğini Thoreau açıkça bu cümlelerle bize göstermeye çalışıyor. Oysa insanlar kentlerde, kendileri için değil ihtiyaçlarının üzerinde bir tüketim için sınırlarının ötesinde bir emek sarf ediyor. Bunun yanı sıra bir yandan da toplumlar sürekli bir yetersizlik ağı içerisinde debelenip duruyorlar. İnsanın yaratıcı potansiyelini de yok eden bu popüler kültürün içerisinde tüm öznel değer ve isteklerimiz yok ediliyor. İşte tam da bu yüzden alternatifler aramak durumundayız. Çünkü ne istediğimiz işte çalışıyor ne istediğimiz şekilde giyiniyoruz. Yaşam şartlarımızı başkaları belirliyor. Herkes kendi Walden’ini bulsun ve kendi iç yolculuğuna çıksın gibi bir reçete sunmuyorum elbette. Bunun gerçeklikten uzak olduğunun farkındayım. Fakat Walden bir eylem olarak her zaman zihnimizin bir köşesinde durmalıdır. Yaşanan kriz sonrasında her ne olursa olsun birey olarak isteklerimizin farkına varmalıyız.
Adaletsizliğin, sömürünün bu kadar yaygınlaştığı bir sistemin bunca krizden sonra sağlıklı bir şekilde ilerlemesi bu haliyle çok da mümkün görünmüyor. Doğa ve emek sömürüsünün sona erdiği bir dünyada ancak, insan birey olarak yaşayabilir ve var olabilir. Aksi halde krizler silsilesi devam edecektir. Bu bağlamda ortaya çıkacak krizleri önlemenin yolu bir değişimin başlatılması olarak görünmektedir. Thoreau, bu değişimi Walden’de bulmuş ve kendi sözleriyle Walden’e gidişini “Bilinçli ve incelikli bir şekilde yaşamak, hayatın yalnızca asli gerçekleriyle yüzleşerek ve öğreteceklerini öğrenip öğrenemeyeceğimi anlamak ve ölüm kapımı çaldığında yaşamamış olduğumu görmemek için gittim” diye açıklamıştır. Walden bu sömürü sistemini eleştiren bir pratik olarak önümüze konmuş ve bireyin değişimi için bizlere bir yol açmıştır. Biz de toplum olarak bilinçli ve incelikli bir yaşamı bulmak için kendi Walden’imizi inşa etmeliyiz. Bunun için öncelikle bizler, bu krizlerin tüketim alışkanlıklarımızın değiştirdiğini farkına varmak için bir fırsat olduğunu kabul etmeli ve değişimi talep etmeliyiz. Kapitalizmin bizleri içine attığı krizler, ekonomik büyüme temelli sisteme karşı ekolojik uyum içinde alternatif bir sistem mücadelesi için bir çağrıdır belki de.

Medya Blok Youtube kanalını takip edin...
You May Also Like

Çay üreticisi tedirgin: Toprağı hiç mi düşünmediniz? – Fatma GENÇ yazdı

“Gelıyi Mayıs ayı Toplayalım çaylari Gidelım fabrikaya Alalım paraları” Rize Türküsü Bu…

Kayyum tehlikesinin farkında mısınız? Fırat Yeşilçınar YAZDI

31 Mart seçimleri de 23 Haziran seçimleri de geride kaldı. Seçimin faturası…

Ormanlar yangınları ve Kül sesleri – Akın Olgun YAZDI

Çok yandık, çok yakıldık ve her defasında “yine yakacağız” diyen sesleri duyduk.…